DİPLOMASİ Gönderen: babahayati Tarih: 12 December 2007 17:13:07
Bilenlerin tekrar tüyleri diken diken olsun bilmeyenlerin bundan sonra aklının bir köşesinde bulunsun
Alman İmparatoru Şarlken’le, 24 Şubat 1525’de yaptığı Pavye Savaşı'nda yenilerek esir düşen Fransa Kralı Fransçois ve annesi Düşes Dangolen, büyükelçi Kont Jan de Franjipan ile Kanuni’ye birer mektup gönderirler.
Kraliçenin mektubu şöyledir :
“Şimdiye kadar oğlumun kurtuluşunu Şarlken’in insafına bırakmıştım. Fakat Şarlken oğluma hakaretler etmektedir. Dünyaya geçen hükmünüz, cihanın bildiği azamet ve şanınızla oğlumun kurtulmasını temin etmenizi zat-ı şahanenizden niyaz ediyorum.�
cevap
Ben ki Sultan-i salâtin-i zaman burhân-i havakın-i avân tâc-bahs-i husrevân-i cihan zillullâhi'l-meliki'l-mennân Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Şam ve Halep ve Karaman ve Rûm'un ve vilâyeti-i Dulkadriye'nin ve Diyârbekir'in ve Azerbaycan ve Van'ın ve Budun ve Tamisvar vilâyetlerinin ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve Halilü'r-Rahmânin külliyen diyâr-i Arab’ın ve Yemen'in ve Bağdad ve Basra ve Cezayir vilâyetlerinin ve dahi nice memleketlerin ki âbâ-i kiram ve ecdâd-i izamim -enârallâhü berâhinehüm- kuvvet-i kahire ile fetheyledikleri ve cenabı-i celalet-meâbim dahi tig-i âtes-bâr simsîr-i zafernigârim ile fetheyledigim nice diyarın sultani ve pâdişâhı Hazret-i Sultan Bâyezıd oğlu Sultan Selim Hân oğlu Sultan Süleyman Şah Hân'ım"
Sen ki,
Françe vilayetinin kralı Françesko’sun yani
Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah'ın yeryüzündeki gölgesi Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Azerbaycan'ın ve Şam'ın ve Halep'in ve Mısır'ın ve Mekke ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen'in ve nice memleketin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Hazret-i Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han'ım.
Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Fransuva'sın.
(sonra şöyle devam ediyor)
Hükümdarların sığındığı kapıma elçinizle mektup gönderip, ülkenizi düşman istila edip, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz. Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur. Her şeyden haberdar oldum. Yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. Biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. Yüce Allah hayırlara bağışlasın. Allah'ın istediği ne ise olur. Bunun dışındaki vaziyet ve haberleri adamınızdan sorup öğrenesiniz."Kanuni’nin mektubunda dikkati çeken nokta, Fransa Kralı'na "Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Françeskosun" şeklindeki hitabıdır. Bu, Kanuni’nin Fransa’yı küçük bir vilayet, Fransa Kralı’nı da bir vali olarak görmesinin bir ifadesidir. Mutatabının ise psikolijik baskı altına ve aşağılık kompleksine
girmemesinin mümkün olmaması sadece hitabet gücünden gelmiyor elbetteki.
Dans mevzuunu ise yine çoğunuz biliyor
Fransa kralına yazılan başka bir mektup
Ben ki, kırk sekiz kırallığın hakanı Kanuni Sultan Süleyman Han'ım. Sefirimden aldığım rapora göre, memleketinizde dans namı altındaki gayri ahlaki şeyin yapılmakta olduğu mesmuu şahanem olmuştur. Hem hudut olmaklığımız dolayısıyle, işbu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali müvacehesinde Name-i Hümayunum yed'inize vusulünden itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat Orduyu Hümayunumla gelip men'e muktedirim."
Kanuni Sultan Süleyman Han Şu an fransayla olan ilişkilere bakıldığında kahrolmamak elde değil.
Ynt: DİPLOMASİ Gönderen: fatsali_85 Tarih: 12 December 2007 17:54:42
ahh @babahayati kardeşim inan öyle bir yaraya tuz bastın ki resmen okuyunca içim acıdı ve aklıma daha vahim bir durum geldi musadenizle arz etmeden gecemeyceğim
Bundan 116 yıl önce de Devlet-i Aliyeyi Osmaniye nin güç durumda oduğu yıllar , Fransız Henri de Bourneir'in yazdığı Muhammed adlı piyes de benzer bir infial meydana getirmişti. O zaman İslam dünyasının siyasi otoritesini Sultan II. Abdulhamit temsil ediyordu. Fransa'nın tanınmış simalarından Bourneir'in Paris tiyatrolarında sahneye koydurmak istediği piyes, Sultan Abdulhamit'in büyük tepkisiyle karşılaştı. Konu, Fransa ve Osmanlı Devleti arasında ciddi bir krize dönüştü.
NOTA ÜSTÜNE NOTA
Sözkonusu tiyatro oyununun Fransa, İngiltere ve Amerika'da sahneye konulması bekleniyordu. Piyesle ilgili biletler ve davetiyeler basılmıştı. Hz. Peygamber'i tahkir eden piyesten Bab-ı Ali Hükümeti ve Sultan Abdulhamit derhal haberdar edildi. Osmanlı Dışişleri Bakanlığı ile Osmanlı'nın Paris'teki elçiliği arasında bir dizi yazışma başladı. Yazışmaların başlığı Hz. Muhammed Aleyhisselatü vesselam hazretlerinin nam-ı kudsiyelerine karşı tertip olunan oyuna dair şeklindeydi. Yazışmalarda 'facia-i mahude' olarak nitelen piyesin oynatılmaması için her türlü girişimin yapılması bildiriliyordu. Hz. Peygamber'in tahkir edilmesi karşısında aslan gibi kükreyen Sultan Abdulhamit, Fransa'nın İstanbul'daki Büyükelçisi Kont Montebella aracılığıyla Fransa Hükümeti'ne sert uyarılarda bulundu. Paris Büyükelçisi Esad Paşa derhal Fransız Hariciyesi ve Eğitim Bakanlığı'na başvurdu. Fransa Eğitim Bakanlığı'nın 'hakaret-name'de bazı değişiklikler yapılması suretiyle sahneye konulması yönündeki teklifi de Abdulhamit'ten red cevabı aldı. Oyun hiçbir şekilde sahneye konmamalıydı. Sultan Abdulhamit, oyunun sahnelenmesi halinde Osmanlı-Fransız ilişkilerinin son bulacağı ültimatomunu Fransız Büyükelçisi Montebello aracılığıyla Fransa Hükümetine bir kez daha bildirdi.
AMERİKA CESARET EDEMEDİ
Osmanlı Devleti ile bozuşmayı göze alamayan Fransa Hükümeti köşeye sıkışmıştı. Konu Fransız Kabinesi'nde tartışıldı. Kabinenin kararı 'hakaret-name'nin Fransa'da hiçbir tiyatroda sahnelenmemesi yönündeydi.
Fransızların verdiği karar Fransa Sefiri Montebello tarafından 22 Mart 1890'da Osmanlı Dışişlerş Bakanlığı'na bildiriliyordu. Sefir, hükümetinin kararının acilen Sultan Abdulhamit'e iletilmesini rica ediyordu. Sefir, telgrafında Hazret-i Hünkar'ın Hükümetim tarafından alınan bu kararı, hem kendilerine hem de Osmanlı Hükümeti'ne karşı hükümetimin dostluğuna bir delil olarak değerlendireceğine inanıyorum. Bu karar yeniden başlayacak dostluğumuzun teminatı olur ümidindeyim diyordu. Fransa ile Osmanlı Devleti arasındaki kriz böylece sona ermişti. Sultan Abdulhamit, Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot'ya bir nişan vererek karardan duyduğu memnuniyeti ifade ediyordu. Ne var ki Mösyö Bornier, 'hakaretname'sini İngiltere'de sahneye koymak için girişimlerde bulundu. Ancak Abdulhamit'in müdahalesi üzerine İngiltere de oyunu yasakladı. İslam Peygamberi'ne hakaret etmekte ısrar eden Bornier, bu kez de, 1892'de Amerika'yı şovuna alet etmek istedi. Osmanlı'nın Amerika sefiri Mavroyani'nin oyunun sahnelenmemesi için verdiği mücadele de sonuç verdi. Bornier'in 'hakaret-name'si Amerikan tiyatrolarından da kendine sahne bulamadı.
şimdiki duruma bakacak olursak durum içler acısı karikatur yayınlayan mı dersin cıplak bası kapalı heykel yapan mı dersin nasıl bu hallere geldik bizim mirasımız a ne oldu bizi biz yapan değerler e ne oldu insanın içi sızlıyor hemde öle bir sızlıyor ki ....... vesselam
Ynt: DİPLOMASİ Gönderen: Akrep Tarih: 12 December 2007 20:24:52
Bizde "Her çıkışın bir inişi vardır" derler. Kesinlikle inanırım. Ayrıca bu söz tek yönlü bir hareket değil, sonsuzluğa doğru uzanan bir döngüyü de işaret eder aslında.
Bir de aynı anlama gelen yabancı bir atasözü var "What goes up, must come down..." (yukarı çıkan, aşağı düşer) yani anlamları aynı.
Düşünüyorum da hayat döngülerden ibaret... Bunu belki bir kısmımız belki çoğumuz farkederiz. Hem madde alemi, hem manevi varlık dediğimiz alem, varlık ile yokluk, sevgiyle nefret, iyiyle kötü, durmadan savaşır, hem de durmadan dönüp dururlar. Döngüleri hem gözümüzle görürüz hem de olaylara bakarak hissederiz.
Arkadaşlar diyorum ki herşey nerden geldiyse oraya zaten dönecek, bu "en büyük" döngünün kuralı. Bundan sonra hayatımızın en basit ve önemsiz olaylarına kadar döngüler devam ediyor ama gittikçe hem fiziksel boyutunu yitiriyor, hem de anlamsal. Ama insanın yaptığı en büyük hatalardan birisi; en büyük döngü ile en küçük döngünün arasında bocalaması ve küçük döngüye gönül vermesi. Neyse kafa karıştırmayım, zaten içimdeki kuyuya kendim bile düşüp sağımı solumu sakatlıyorum sizi de sakatlamayım

Demem o ki, Osmanlı zamanında duraksamasaydı ve durmasaydı da bütün dünyayı bilfiil fethetmiş olsaydı. Artık dünyada ülke diye bir kavram anlamını yitirip (sadece Osmanlı olacağına göre...) tek bir bütün olunmuş olsa ve ülkeler arası savaş teorik ve pratik olarak sona ermiş olsaydı bunun sonucu ne olurdu?
Bir doygunluk ve geçiş süreci ardından koca bir big-bang olurdu bence. O andan itibaren taş devrine mi dönülürdü yoksa yine aynı isimlerle veya farklı isimlerle ülkeler coğrafyası ve tarzına mı dönülürdü bilemem ama şunu alamak lazım, döngü sonsuzdur, döngü hem hiç yoktur hem de hep vardır. İnancınız ne olursa olsun sadece varlık ve yokluk merkezinde kafa yorarsanız ilk göreceğiniz şeyler hayatımızın küçük döngüleri, ve gittkçe daha büyük döngüler. Nihayetinde bir belirsizlik döngüsü ki bu belirsizlik döngüsü kendi içerisindeki en küçük döngüleri bile kendi belirsizlik kurallarına bağlar. Halbuki kural demek düzen demektir ve düzen belirsizlik değildir.
Ama işte burada anlamsızlık ile anlamın aslında aynı şey olduğu, başlangıcın aslında son, sonun da aslında başlangıç olduğu ve işte bu yüzden insanlar olarak algılayabileceğimiz en büyük şeyin sadece tüm varlığı kapsayan bir döngü olduğu... La yine düştüm çukura

Döngülere bakarak varlık aleminde kötülük ortadan kalkmadığı sürece iyiliğin var olacağı (burada kötülük yerine herşeyin negatifini koyabilirsiniz) , iyilik ortadan kalkmadığı sürece de kötülüğün var olacağı görünüyor. Yani "iyi", "kötü"yü döngü tamamlanana kadar yok edemeyecek de denebilir. Bunun ispatı ise zaten iyilik yada kötülüğü (pozitif yada negatifi) ortadan kaldırdığınızda teorik ve fiziksel olarak "sebeb"i ortadan kaldırmış olursunuz. Sebepsiz sonucun ne demek olduğunu düşünmek bile insana "kara deliği" hissettiriyor.
"Kara delik" döngüsel sebeplerin meydana getirdiği, kaçınılmaz ve maddeyi enerjiye dönüştüren dönüşüm makinası. pozitif ile negatifin, madde varoluşundan bu yana aslında aynı anlama gelen "sevişmesi ve savaşması"nı hiç umursamayarak ikisinide kendine verilen döngü emrini yerine getirmek üzere çeker ve enerjiye dönüştürüp tekrar yayar. Bu bile bir döngüdür ve sonsuzdur yani madde girer, enerji çıkar, ama karadelikler asla doymaz ve bir karadelik tüm kainatı yutsa bile hala bir nokta olacaktır, boyutları büyümez. (diyor bilim adamları). Peki bu bir döngü olduğuna göre bu döngünün sebebi nedir? Bu döngüye hayat ve amaç veren nedir? Hem de pratikte var olmayan (zaten o yüzden delik deniliyor, hacmi=0, kütlesi=sonsuz) bir döngü nasıl bunu yapar? Neyse üçüncü kez yuvarlandığım kuyudan tekrar çıkayım

Bu düşüncelerle, "iyi" yoğunluğunu arttırdığında tıpkı uzay-zaman eğrisinde maddelerin kütle çekim kuvvetlerine benzer bir çekim oluşturur. İyi "boyutu önemli olamadan" ne kadar yoğunlaşır ve döngüsünün farkına varırsa çevresindeki "kötü"leri önce kendi etrafında döndürmeye sonra da içine çekmeye başlar. İçeri çekilecek "kötü" nün ne boyutunu umursar, ne de miktarını. O sadece işini yapar. Artık döngünün ta kendisi olur ve aslında hiçbirşeyi zorla içine çekmez, bir süre döngüyü görmezden gelmeye çalışan ve çekime uzak olmaya çalışan "kötü" sonra kendi kuralları gereği "döngü"ye katılarak, anlamda boyutunu değiştirir.
Bunu alın hayatınızın her küçücük döngüsüne uyarlayın... En sonunda döngümüz bizi başlangıcımıza teslim edecek, Allah'ı başlangıç ve bitişte düşünmeyelim çünkü belli bir yerde veya zamanda olabilmek için döngünün parçası olmak gerekir. O ise döngüyü yaratandır.
Fransa'yı ve bize göre kötü-olumsuz vs. herkesi yörüngemize oturtup sonra herşeyin amacı olan "döngüyü tamamlama" amacına yönelmemizi sağlayacak "döngü", bizim onları "Yaratan"dan geldkleri için sevmemizle başlar. "Negatif" oldukları için çekmemizle devam eder. Tüm negatifliği çektiysek nötrleşmişizdir ve amacımız biter, döngü tamamlanır "kıyamet kopar". Kıyamet kopmadıysa mutlaka daha negatif yük de bitmemiştir.
Formül çok açık, ama tek bir eksik var. Aslında yukarıdaki bütün nutukla bu noktaya gelmek istedim. Küçük bir hacimle çok madde çekmek için nasıl kütle bazında "yoğunlaşmak" gerekiyorsa, insanları çekmeye niyet etmiş insanların da yoğunlaşması, yoğunluğun sırrının kendilerinde yani sevgi ve bilimde olduğunu unutmamaları.
Dün Osmanlı başarısız olmuşsa bugün ben yapmaya çalışırm. (imparatorluk kurmak anlamında söylemedim aman ha:)) Ben yapamazsam yarın başkası yapar. Benden daha iyi olduğuna beni ikna edebilen döngüye de gidip teslim olmak kendi kendime sözüm olsun.
Kusura bakmayın patladım yahu

Ynt: DİPLOMASİ Gönderen: kocaturk Tarih: 12 December 2007 23:48:08
La gardaş bu ne döngüydü ya, vallaha başım döndü zaten hasta geberiyom, bir de yazdıklarını okuyunca, beynim sulandı. Bir iki kez okudum vallahi pek bir şey anlamadım desem yalan olmaz. Ama, şu sonucu çıkardım. zerre hacimle sonsuz kütle meselesi, o kadar da basit değil bence. Sevmek,hep iyi,hep dost, herzaman müttefik olmak, karşılıksızsa eğer enayiliktir bakınız şekil 1-a. O yüzdendir ki, düşmanının silahıyla kuşanmak gerek bence. bu noktada bilim konusunda haklısın ama kusura bakma sevgi konusunda bence çok iyi niyetlisin. Osmanlı'nın kaybetmesinin sebeplerini tartışmaya gerek yok. Tartışılacak bir şey varsa o da şudur; Arkadaşların eline,yüreğine sağlık. Onların verdiği örneklerle övünmekten dahi aciz bir nesille, altı asır dünyaya hükmetmiş,çağ kapatıp çağ açmış bir ecdadın torunu olmaktan utananlarla, bıraktığı mirasa sırt dönenlerle senin yoğunluk felsefendeki sevgi ve bilim gayesi ne kadar gerçekleştirilebilir? yalakalık ve taklitçilikten öteye gidebilir mi? Kendi geçmişini sevmeyen bir nesilin başkasını sevmesi sadece özenti değilmidir? Sultan Süleyman'ın kıçını öpenlerin, kıçını öper hale gelmişken, Hayati Sultan Süleyman'ın mektubunu tercüme etme ihtiyacı duyarken, sitede ki 2000 küsür kişinin yarısının üyelik adı ecnebiceyken, olayı bu kadar basite indirgemek biraz hayalperest çe olmaz mı?
Yok eğer vermek istediğin başka bir mesaj vardı ve ben alamadıysam, inan hastayım hastalığıma ver hatta mesajı alenen versen daha iyi olur .
Ynt: DİPLOMASİ Gönderen: 32844 Tarih: 13 December 2007 00:08:49
Şimdi uzun uzadıya birşeyler yazacağım, ama, acziyetimizi yazmaya elim gitmiyor. Beynim dumura uğramış, bunlara kafa yoramıyor. Daha doğrusu 35 yılın yaklaşık 15 yılını bu işlere kafa yormaktan yorulmuş zihnim.
Atilla, Alparslan, Fatih, Yavuz, Kanuni, Abdulhamit, Atatürk ve birçok kahraman, ileri görüşlü devlet adamı. Şimdi nerdeler.
Tarih yazan millettik, şimdi başkalarının tarihini yazıyoruz; ya da yazılanları okuyoruz diyeceğim ama onu da beceremiyoruz. Herşeye rağmen ümitvarım. Çelebi Mehmet çıkıp Osmanlı birliğini tekrar sağlıyor. Mustafa Kemal çıkıp Türk birliğini sağlıyor. Belki yarın belki yarından da yakın biri çıkacaktır. İster önder deyin, ister lider, ister mehdi... ama çıkacak.
Abdurrahim KARAKOÇ'un bir şiirinden alıntı ile şimdilik bu kadar.
Al bayraklar ana yurdun gelini,
Bu canı Türklüğe adadım anne.
On iki yaşında ettim yemini,
Bu canı Türklüğe adadım anne.
Kafkaslarda kavga baÅŸlar kan olur,
Ötüken dağları boz duman olur,
Erinde gecinde koç kurban olur,
Bu canı Türklüğe adadım anne.
Ynt: DİPLOMASİ Gönderen: Akrep Tarih: 13 December 2007 01:19:48
Öncelikle geçmiş olsun diyeyim hocam, acil şifalar.. Soğuk algınlığı galiba, aman dikkat et..
Konuya gelince, ustam konuşamıyorum, anlatamıyorum anlamaya çalışmanızdan başka bir beklentim yok sizden

Aslında bir beklentim de yok, yazdıktan sonra kendi küçük döngülerime dönüp ihtiyaçlarım için bir miktar yol aldım. Geri dönüp yazdıklarımı tekrar okudum ve kendi kendimi anlamak için 2 kez okumam gerekti. Diyorum ya kuyuya düştüm
Aslında senin söylediklerinden çok farklı değil düşüncelerim, ama özetin özeti yapmaya çalışırsam sonuç şu; milliyetçilik (ırkçılık anlamında değil), atalarımızı sevmek ülke ve millet olarak var olmanın şartıdır. Bugünkü dünya düzeninde bu böyle olduğu için Osmanlı'nın kötülüklerinden bahsedilen yerde durmak bile istemem. Sonuçta Osmanlı yoğunluğunu kaybettiği için çekim alanındaki değerlerini kaybetmiştir ve kaybettiği enerji tıpkı doğadaki enerjinin hiç yok olmaması fakat dönüşebilmesi gibi, başka odaklar lehine dönüşmüştür. Memnun olmayan insan dünya düzenine karşı savaşır ve kazanırsa zaten yoğunluğu bir şekilde yakalamış demektir. Ben de diyorum ki bu yoğunluğu bana göre doğru ve iyi şekilde yakalayabilmiş ve kaçınılmaz şekilde beni kendine çeken odağa gidip teslim olurum. Aklınıza ihanet çağrışımları gelmesin, felsefi açıdan düşünün... Eğer ben mutlu edecek kadar iyi ise bir şey, ben ona teslim olurum ve bu tüm insanların ortak karakteristiğidir. Herkes böyle yapar, önemli olan "iyi"nin yorumlanış şekli.
Ben atalarımı sadece benim atam diye sevmem ki.. Sonuçta illa ki bir zamanlar bir yerlerde tüm milletlerin ataları aynı kişilerdi. Atalarımı, yaptıklarından dolayı ve bıraktıları miras üzerinden yaşamımı sağladığım için severim. Sadece kan bağı yüzünden seversem ırkçıyım demektir.
Bugün Türkiye'de vatandaş olup yani Türk olup köken olarak orta asya'dan gelen atalarımızdan genetik olarak devşirilmemiş insanların oranı nedir acaba? Benim tahminim aşağı yukarı yarı yarıyadır. Kocaman bir kitle var ki aslında kökende "Hun" olmayıp Osmanlı'yı gördükten sonra gönlünü Osmanlı'nın adaletine ve hoşgörüsüne kaptırıp Türk'leşmeyi seçmiş insanların torunları. Bunlar Türk oldukları için önceki kültürlerine ihanet etmiş olan hain insanlar mıdır? Yoksa doğruya ve iyiye gönül vermiş insanlar mıdır?
Bugün bizim kendimizi sevmediğimiz kadar bizleri seven yani Türkiye'yi seven ama Balkanlarda ve diğer değişik bölgelerde yaşayan insanlar, bir Türk Büyükelçisi gördükleri zaman Osmanlı Padişahını görmüş gibi güven hisseden ve saygı gösteren ama kökeninde Avrupalı-Türk karışımı hatta Türk-islam kültürünü tercih etmiş avrupalılar olan, dükkanlarına girip Türkçe konuşulduğu zaman gözleri dolan insanlar, daha da önemlisi genetik olarak Türk soyundan gelmedikleri ispatlanabilir olsa bile Türk olduğu için hepimizden çok gurur duyan ve kendini farklı gören bu insanların derdi nedir ki böyle yaparlar?
Osmanlı iyiydi. Yoğundu. Bazı hatalar yüzünden yoğunluğunu kaybedince kendine çekmekte olduğu unsurlar kendi kendilerine çekim alanı oluşturmaya başladılar ve enerjinin de bir kısmını alarak ayrıldılar. Bu kaçınılmazdı. Çöküntü içerisinde olan milletin kaderinde ya yok olmak yada bir değişim geçirmek vardı, ikincisi oldu. Kaçınılmazdı. Bundan sonra ya yoğunlaşarak çekim alanı yaratacak olgunluğa ulaşmaya çalışacağız, yada daha yoğun odaklar tarafından önce yörüngede dönmeye başlayıp sonra tamamen yutulacağız.
Osmanlı gibi güce sahip olup da fethettiği yerlerdeki Kilise'ye Sinagog'a dokunmayıp tam tersine tüm renk ve kültür farklarını koruma altına alırken kendi kültürünü vitrinden göstererek "bizim anlayışımız da budur, istersen başımızın üstünde yerin var" diyen ve böylece aşıklar kazanan bir anlayış bu dünyada bir daha ortaya çıkarsa ben onun gücüne saygı duyar ve onu severim. Kültürümü değiştiririm yada değiştirmem, o benim bileceğim iş ama böylesine adalet ve insanlık en büyük saygıyı hak eder.
Şahsen böyle bir anlayış tekrar dünyaya hakim olacaksa bunun yine bizim kültürümüzden çıkacağına inanıyorum. Ama şimdi değil. Çünkü çekim gücünü sağlayacak yoğunluktan oldukça uzağız. Kendimizi sevmiyoruz ki başkası bizi sevsin? Ne güzel söyledin 2000 üyenin yarısı yabancı isim kullanıyor diye. İngilizce isim kullanan arkadaşlarımız kızmasınlar ve isimlerini değiştirmeye zorlanmasınlar sakın ha.... Sadece şu soruyu kendilerine sormalarını isterim;
"Neden bir İngiliz, bir Fransız yada Amerikan, internet üzerinde tanınmak için Türkçe bir isim seçmez?"
Ynt: DİPLOMASİ Gönderen: 32844 Tarih: 13 December 2007 09:56:51
Akrep,
Her iki yazında özünde güzel konulara değiniyor. Bilgisayar üzerine bir sitede tarihe değişik bir açıdan bakabildiğiniz için sizi takdir ediyorum ve saygıyla selamlıyorum. Osmanlı'nın yoğunluğu dolayısıyla çekim merkezi olması ve yoğunluğu yitirince ayrışmış olmasını düşünmeniz bana ilginç ve de güzel geldi.
Neyse ikinci yazın için ilk yazına özet demişsin. Ama öyle görünüyor ki, buna da özet lazım.

Şaka, şaka... Fikirlerinin tamamına katılmasam da her iki yazı da güzel olmuş; özetlemene gerek yok.
Saygılar...
Ynt: DİPLOMASİ Gönderen: babahayati Tarih: 13 December 2007 10:42:57
ingilizler ostrogotlar vizigotlar veya anglosaxon, barbar marbar bizim atamız bunlar deyip bir geçmiş/tarih arama peşindeyken, fransızlar frank galya derdindeyken, yunan masallarda bile olmayacak saçmalığın daniskası mitoloji hikayelerinin arkasına sığımışken ve bunu tüm dünyaya pazarlamışken,
biz; var, gerçek ve bir o kadarda şanlı ve ihtişamlı olan tarihimize hadi herşeyden vazgeçtik (ders çıkarmıyoruz) bari sahip çıkalım istiyorum. Hamasi nutuklarla ve folklorik törenlerle geçen anma organizasyonlarını kesinlikle sahip çıkma olarak kabül etmiyorum, karşı değilim hatta destekliyorum lakin daha ne yapalım ucubeliğine şiddetle karşıyım.
@akrep kadar derin ve felsefi düşünemiyorum, düşünemiyorum çünkü;
daha 6 yaşında olan bir Filistinli çocuğun vurularak ölürken son sözü "
anne çocukları küçük mermilerlemi vuruyorlar" olunca, acaba Osmanlı olsaydı o mermiyi çıkarıp birilerinin biryerlerine sokmazmıydı diye düşünmekten, başka birşey düşünemiyorum.
Ve Erzurumun bir köyünde engelli torunu leğene bağladığı

iple çekerek okula götüren nineyi gördüğümde bütün gücümle kendimden nefret ettim. Beni bu psikoza kim soktu bunun müsebbipi kim? Ferdi olarak ne yapabilirim, imanın en zayıf noktsı olan kınama dışında...
Konu dağılıyor gibi görünsede sonuçta aynı yere çıkıyor veya bağlanıyor. Tamam fakirlik eskiden de vardı, at pislikleri içindeki arpa tanelerinide temizleyip yedik, çarıkta kemirdik ama bir nine torununu leğen içinde okula götürürken diğer tarafta gece başına 10.000$ ödediği otelde (sadece konaklama) her türlü haltı yiyip prosunu en yüksek banknotla yakan züppeler yoktu.
Kısacası durumdan vaziyetten hoşnut değilim, aslına bakarsanız henüz durum tespiti yapabilmiş bile değilim, sebep sonuç analizine girmeden, kader gerçeğini nereye sıkıştıracağımı bulamamışken................
sadece okuyorum işte, bizim buralarda "kötü gönüle teselli" derler,
geçmişe olan özlemim araştırmlarım arayışım, ihtişamdan azametten ziyade adalete olan özlemimdendir aslında.
DİP NOT: Osmanlının kuruluş yıl dönümün israilde resmi bayram ve tatildir.
(1492 yılında 200.000 musevinin ispanya'dan sürülmesinin ardından Osmanlı onlara kucak açmıştır. O zaman Cezayir'i de ellerinde bulunduran Osmanlı, ispanya'da soy kırıma uğrayan musevîleri gemilerle İstanbul'a nakletmiştir.
Bu arada 1492 de padişah kimdi ki bilen var mı? google amcaya sormadan kaç kişi bilebiliyor,yanlış anlamayınız kendimide katıyorum eleştirilerime)
Ynt: DİPLOMASİ Gönderen: Akrep Tarih: 13 December 2007 12:02:37
İçimden kitap yazmak geçsede, hem anlatacak gerçek olaylar hem de düşüncelerim olmasına rağmen yanlış anlaşılma ihtimalimin %50 olduğuna inandığım için elimden geldiğince dikkatli yazmaya çalışıyorum

Sadece gözlerim hep başkalarını, bizi yönetenleri, ölmüş gitmiş olanları yada yaşayanları suçlamaktan ziyade, bu adalete ve iyiliğe olan özlemimizin tesis edilebilmesi için kişisel kararları veya başkalarına yapılan önerileri arar durur. Sadece konuşmakla hiçbirşey olmayacağını bilen sizler (bizler), ne önerirsiniz? Ne tavsiye edersiniz? Siz nasıl yaşarsınız?
Adaletsizliğe ve haksızlığa uğradığımız, yada bir yerlerde masum insanların zulme maruz kaldıklarını anlamak ve bu konularda kafa yormak, hangi oranda çözüm teorisi içerir? Teorinin uygulanabilirliği konusunda isyankarlıkta yaptığımız kadar yoğun düşünebiliyor muyuz? Durumun tespitini yapmak ve adını koymak bir çözüm için ilk adımdır evet ama asıl çözümü sağlayan son adım ile de tamamen farklı birşeydir değil mi?
Yoğunlaşma bireyin kendisinde başlamazsa, yanındakine, gruba, sonra daha büyük gruba, sonra milletine, sonra diğer milletlere erişmez diyorum. Sorun var ve çözülmesi gerekir, ama bu 3-5 yıl içinde de olabilir, 500 yıl sonra da olabilir. Çözüme talip olmak kısaca ve net olarak "iyi insan" olmaya çalışmaktan başka birşey değildir diyorum ve kendine yoğunlaşmadan kimsenin "iyi insan" olamayacağını düşünüyorum. Kendine yoğunlaşma ile ne demek istediğimi anlamaya çalışın.
Siz ne diyorsunuz? Kısa yada uzun vadeli ve "yoğunlaşma" içermeyen bir çözüm önerisi olan var mı? Yoksa "vah vah.." demeye sonsuza kadar devam mı etmeli insan? Yada ne bileyim, fiziki sınırları genişletmenin yada siyasal düzende bazı değişikliklerin çözüm olacağını düşünen var mı? Dünyaya sahip olmak için eskiden olduğu gibi asker ile sınır genişletmek değil, ekonomiyi-dili-kültürü genişletmenin ve yaymanın gerekli olduğunu, bunu yapabilmek için bireylerin herşeyden önce kendilerine yoğunlaşmaları gerektiğini, geri kalan kısmının gerçekleşmesinin sadece zaman meselesi olduğunu düşünüyorum. Siz ne diyorsunuz? Çok iyimser yada çok kötümser olduğum sonucunu çıkarıyorsanız beni yanlış anlıyorsunuz yada ben kendimi anlatamıyorum.